Yaşam

Bir Çocuğun Gözünden Uefa Kupası: 17 Mayıs 2000 Zafere Giden Yol

ÇOCUKLUĞUMUN UNUTULMAZ HİKAYESİ

Henüz 11 yaşındayım o zamanlar hayatımdaki her şeyi çok net hatırlamasam da 100 yaşına gelsem de unutamayacağım günlere şahit oldum Galatasaray’la. UEFA kupasına uzanan yolculukta bir bir sorunsuz elediğimiz dönemin Avrupa devlerinin de o maçları her saniyesiyle çok iyi hatırladığına eminim.

Şampiyonlar Ligi’ nde Gruplarda 3. Olarak UEFA’ya Gidiyoruz!

1999-2000 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etmişiz, grubumuzdaki son maçında Milan’ı son dakikalarda gelen gollerle 3-2 yendik. Sonra Hoop!  UEFA Kupası’nda oynama şansını elde ettik. İtalya’nın Bologna ekibiyle karşılaştık. İlk maçta İtalya’da berabere kaldık. İkinci maçta evimizde 2-1’lik bir skorla 4. Tura yükseldik. Aman allahım rakip Alman panzerlerinden biri, Dortmund!

Kadroda kimler yok ki kalede Lehmann defansta Kohler, Dortmund efsanesi Dede ilerde Bobic. İlk maç Almanya’da dakika 33 Hakan Şükür, 86 Hagi’nin fizik kurallarını ihlal eden o unutulmaz golüyle resmen Dortmund’u deplasmanda 2-0 yendik. Bu sefer 2. Maçta Ali Samiyen’e gelen Dortmund’a gol bile attırmadı bizim çocuklar artık çeyrek finalde. Tarifsiz duygular yaşıyorum ve gerçekten bunun ne anlama geldiğini anlatabilecek tek bir ebeveyne sahip değilim çünkü onlarında ilk defa yaşadığı duygular. Yazık adamlar ilkel kabileler gibi davranıyorlar her golden sonra.

2000 yılı UEFA kupası Hagi’nin Dortmund’a attığı gol

Rakip Mallorca ilk maç deplasmanda yine tam 4 gol, kocaman 4 gol attık ve yarı finalin kapısından içeri girdik neredeyse. 2. maç Hagi’nin sol kanattan Mallorca kalesine gönderdiği  o füzeyi hepiniz dün gibi hatırlıyorsunuz biliyorum. Maçın sonu 2-1 galiba biz şampiyonluğa yürüyoruz. Ama dönemin en sağlam İngiliz takımlarından Leeds’e denk geldik be! Lee Bowyer mı dersin yine Galatasaray’ın da sonradan unutulmazlarından olan Harry Kewell ve Alan Smith mi dersin…

İnanamıyorum, Yarı Finaldeyiz!

Kupayı kaldırmadan önceki yarı final maçı, 6 Nisan 2000. İngiliz taraftarlar holiganlıklarıyla bilinir ve İstanbul’a geldiklerinde de uslu durmadılar. ‘Beyoğlu sadece Cimbom’undur.’ Dememize rağmen o gün Taksim’de olay çıkardılar. Çıkan kavgada ne yazık ki iki Leeds United’lı taraftar hayatını kaybetmişti, haberlerden izlemiştik. Maç esnasında ise bundan da kaynaklı oluşan atmosferi tahmin etmek zor olmasa gerek, ilk maçı 2-0 almıştık, ikinci maçta ise 2-2’lik bir sonuçla finale adımızı yazdırmıştık, herkes tarafından beklenen bir şeydi. Üstelik bir Türk takımı bir İngiliz takımını ilk defa mağlup etmişti, hem de bu denli önemli bir maçta.

 

Gün gelip çatmıştı, 17 Mayıs 2000. O gün yaşanan her anı, aldığım her nefesi her şeyi saniyesi saniyesine kadar hatırlıyorum. Ailede de herkes Galatasaraylı olunca tabi atmosferi tahmin etmek zor olmaz.
Ders bitsin de eve gideyim diye dakikaları sayıyordum. Zil sesiyle sınıftan fırlamam bir oldu, okuldan babam aldı o gün beni. Maçı izlemeye dayımların Şişli’deki evine gidecektik. Heyecan her yerde, her köşe başında hissediliyordu ve herkesin konuştuğu tek bir şey vardı. Eve giderken Bahri amcanın bakkalına uğramıştık. Yabancı gazete ve kanalların hepsi Arsenal’i favori olarak görüyorlarmış. Oysaki en başından beri kimin kazanacağını biliyorduk. Yine de heyecanlıydık. Kolay değil, karşımızdaki ARSENAL! Ama bir şeyi de unutuyorlardı, Galatasaray’ı küçümsüyorlardı ve Galatasaray hiç olmadığı kadar formundaydı ve kolay kolay pes edebilecek bir durumda değildi.

O efsane kadro açıklanmıştı; Kalede Taffarel, önünde Capone, Bülent, Popescu, Ergün ve onların önünde Okan, Suat, Ümit, Hagi, Arif ve kral Hakan Şükür. Bu kadroyla kazanmamamız imkansızdı zaten.

Neyse, dayımların evine gittik, herkes oradaydı. Tribün gibiydi evin salonu. Beşiktaşlısı, Fenerlisi, herkes o gün Galatasaraylıydı. Yiyecek içecek, en sevdiğim her şey vardı ama heyecandan hiçbir şey yiyememiştim tabi ki. Derken maç başladı, ilk yarıda Galatasaray sağlı sollu geliyordu ama bir türlü gol olmuyordu. Arsenal’i kesinlikle korkutmayı başarmıştık. Artık daha temkinli olmaları gerekiyordu, bunu biliyorlardı. Avrupa kupalarında bir şey daha vardır, İngiliz takımları hep kayrılır, bunları da görmeye başlamıştık dakikalar ilerledikçe. İlk yarı 0-0 berabere bitti. İkinci yarı Hakan Şükür’ün direkten dönen topuyla hepimiz ayağa fırlamıştık, gol kadar sevinmiş ve gaza gelmiştik. Aşırı gergin geçen dakikalar iyice sona yaklaştı, şanssızlıklar, stres, heyecan… O gol bir türlü gelmiyordu. Derken ikinci yarı da bitti, ağlamak üzereydim. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı, konuşmaya hiç gerek yoktu. Sahada futbolcular ne yaşıyorsa izleyen herkeste aynısını hissediyordu.

 

 

Yapma Hagi! Neden Hagi?!

Ve uzatmalar başlamıştı, hala su bile içememiştim. O dönemde bir de altın gol uygulaması vardı, hatırlayanlar bilir ne kadar heyecanlı ve zor olduğunu. Hakemlerin İngiliz kayırmasını göstermesi ise çok geçmeden en net şekilde kendini gösterdi, 93. Dakikada girilen ikili mücadelede en büyük silahımız olan Hagi yumruklaşma sonucu kırmızı kart ve Tony Adams ise yalnızca sarı kart aldığıyla kaldı, ağlamak üzereydim. Spikerin ‘yapma Hagi, neden Hagi, neden?’ serzenişlerini ise unutamadığım diğer anlardan biri. Öyle ya da böyle maç devam etmeliydi ve ilk yarı bitti. İkinci yarıda ise yüreğimiz ağzımıza geldi, hissettiklerimizi kesinlikle kelimelerle anlatamayız. Açılan ortada Henry’nin kusursuz kafa topunu ilk anda gol sandık, ama kalede Taffarel vardı, bir an unuttuk sanırım. Henry’nin kafası ne kadar güzelse Taffarel’in kurtarışı yüz kat daha güzeldi. Hemen ardından da bir mutlak gol şansı kaçırdık. Derken uzatmalar da bitti ve penaltılara geçilecekti.

Arsenal maçı Hagi kırmızı kkart

İlk penaltıyı gole çevirdi Ergün, topa koşuşu aklımda, gol olacağı belliydi. Sıra Arsenal’deydi ve yan direkten dönen top bizleri ne kadar sevindirdi anlatamam. İkinci vuruşumuz Hakan Şükür’deydi, Kralın bunu kaçırması imkansızdı ve 2-0 öne geçtik. Derken sıradaki penaltıyı gole çevirdiler ve 2-1, hiç üzülmedim. Kupa bizimdi. Ümit de boş geçmedi ve 3-1! Arsenal, Viera’ya geldi sıra ve üst direği vurmak için çok çalıştığı belliydi ve hedefi vurdu, üst direk! Popescu topun başındaydı, topu koyuşu, bakışı, topun başına geçişi, adeta bir şiir gibi geldi ve vurdu, top ağlarla buluştu ve çığlık çığlığa zıpladığımızı, birbirimize sarıldığımızı, fark etmeden masa devirdiğimizi her şeyi anlatmak çok zor olmayacak. 4-1, kupa Galatasaray’ın!

 

Allah’ım, UEFA Kupası Galatasaray’ ın!

İlk olarak teselli madalyasını almaya Arsenal’li oyuncular geldi ve gittiler, kaptan Bülent’in yüz ifadesi çok netti, kupayı eline aldı ve kaldırdı. Ertesi gün tüm manşetlerde aynı fotoğraf, hala duvarımızda asılıdır. Gazetelerin manşetleri belliydi;

 

Akşam: Allah’ım! İnanamıyorum

Cumhuriyet: Kupa G.Saray’ın Türk futbol tarihinde ilk kez bir takımımız UEFA Kupası’nı kazandı.

Fanatik: Ulusun Evlatları Fatih’in Aslanları

Hürriyet: Yaşayın Varolun Galatasaray bir inanılmaza imza attı, futbol tarihimizde ilk kez, UEFA Kupası’nı Türkiye’ye getirdi.

Milliyet: Sen İlahsın Fatih Terim’in penaltılar öncesi Taffarel’e söylediği bu sözler, Türk halkının Cimbom’a hislerinin özeti gibiydi.

Sabah: İşte Tarih Böyle Yazılır Galatasaray Avrupa’nın en büyüğü. Sizleri ayakta alkışlıyoruz

Star: Cup’tık Leeds’ten sonra Arsenal’i de cup’tık

Yeni Şafak: Muhteşem Oldu… Bu iş oldu… Cimbom Arsenal’i Parken’in çimlerine gömerek unutulmaz bir zafere imza attı. Bu zafer sizin… Bu zafer hepimizin…


İşte böyle bir şeydi yaşadığımız, yazarken tüylerim diken diken oldu, o anları yeniden yaşadım. Bugün gençlerin çoğu Galatasaraylıysa, bunun sebebi o günlerdir. Unutulmaz günler, çok güzel anılar. Teşekkürler GALATASARAY!

 

[Toplam:2    Ortalama:4/5]

Bir Yorum Bırak